Sayfalar

To Build a Home etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
To Build a Home etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.7.14

Yeni Bir Başlangıç Yeni Bir İstikamet

Merhaba.

Buranın sakinliği, kendi üzerimdeki tıkanma ve genel olarak yaratamamanın verdiği durgunlukla daha tematik bir yöne doğru yola çıkmış bulunuyorum.
Şimdilik kendime sakladığım yazıları belki bir gün sizlerle de paylaşabilirim.
Daha güzeli, belki de siz kendi kendinize bir yerde denk gelirsiniz.

Burada da ara ara yazmaya devam edeceğim.
Hala okumaya devam eden ve bu habere üzülecek olan var mı bilmiyorum, ama varsa çok tatlısınız. Ve sizlere teşekkür ediyorum.
Her ne kadar yazmaya okunma beklentisiyle başlamasa da insan, yazdıklarına geri dönüp baktığında başkalarının da bunları okuduğunu düşünmek isterken buluyor kendisini.

İşte böyle şeyler.

Herkese mutlu Perşembe akşamları!

8.4.14

Gün doğdu, kül oldu, kül yağdı, kül yağdı ah gül yağdı, gül yağdı sessiz...

Saat 2 buçuk olmuş, hala ayakta neyin peşindeyim merak ediyorum vallahi.

Bu blogu biraz takip edenler "ev" konseptine olan takıntımı fark etmişlerdir diye düşünüyorum.
Şu günlerde, kendime ev aramanın, gelecekteki evimin belirsizliği, ve döneceğim evin artık ne kadar benim evim olduğunu sorgulayan halim birleşip ayaklarımı yerden kesiyor gibi.
Havada süzülüyormuşum,
Köküm yokmul gibi.
Köküm de hiç olmadı hani. Ya da oldu mu acaba?

Merak ediyor insan.



... gecenin kadehine doldu

28.3.14

3/4

8'de sabah kahvaltısı, 5'te öğle yemeği, 11'de akşam yemeği. İşte hayat bu.
Mu?

Tatil de, buradaki ilk senemde neredeyse bitmek üzere.
İnanılır gibi değil.
Oysaki yeni başlamıştık.
Daha yeni alışmıştık.
Dün ilk defa krep yapmıştım.
Üstelik güzel olmuştu.

Acayip hızlı geçiyor zaman önünü alamıyoruz.

Bundan tam 1 ay ve 1 gün sonra ben de artık sıradan bir insan olacağım.
Yaptığım ve yapacağım her şey o heyecanından, parlaklığından bir şeyler kaybedecek.
Sıradışı veya özel olmak yerine "gerekli" olacak her şey.
"Yetersiz" olacak.
"Eee?" diyeceksiniz "sonra?"

Ben de öyle bööön bööön bakacağım.
Ne bileyim ben.
O önünde her hayalini incik cincik dizmiş kız gitmiş olacak içimden.
Her şeyden korkan, her şeyi sorgulayan bir ben kalacağım.

Öyle otururuz artık kendi kendimize.

20.8.13

Stage 1: Homesickness

or so I've been told.

Evet efendim.
Buradayım.
Çılgın heyecanlar, karın ağrıtan stresler, ellerimle yazıp postaladığım - cevap alamadığım mektuplar, başvurular, formlar, sayfalarca formlar, neden istiyorsun?lar, gelince ne yapacaksın?lar, ne katacaksın?lar, şarkılar, notalar, transpozeler, 20 dakikalık aralarda 40 dakikalık kayıtlar, lütfenler, teşekkür ederimler, inanamıyorumlar, oley!ler, oh be!ler, vay be!ler...

Hepsi bunun içindi.
Kaybolmanın saniyeler süreceği, bulunmanın yıllar alacağı bir şehir.
Müzik, sonsuz müzik, her yerden herkesten akan müzik.
Hiç görmediğin giysiler, hiç görmediğin kıyafetler, hiç görmediğin insanlar, hiç görmediğin binalar, hiç görmediğin, göremeyeceklerin.
Mavi iş seloteypiyle yapıştırılmış kırık masa lambası.

Mavi iş seloteypiyle yapıltırılmış kırık masa lambasının yalnızlığı.
Zincirleme ad tamlaması.

Bu kadar zor olacağını düşünmemiştim.
Annemi yolculayacağım günün gözlerimin kurumadığı bir gün olacağını düşünmemiştim.
13 yaşında hiç tanımadığım bir kızın halimi görüp bana sarılacağını hiç düşünmemiştim.
Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Her yerimden çaresizlik akıyormuş gibi.

İnsan hayal kurarken bunları düşünmüyor.
Sanırım kendinden büyük hayaller kurup gerçekleştiğinde benim kadar afallayan biri daha yoktur.

Tanıdık seslerle evin yolunu tutuyorum - zihnimde.

"I'm standing at the firing line
Too scared to jump to leave behind
The lights go down and there's nowhere left to hide
Into the great unknown!"
- Travis

31.12.12

Ho ho ho

Bu blog bile yaşlanıyor artık,
inanması ne güç.

Bloguma iyi ki doğdun,
Okuyan bir avuç insana da mutlu seneler!

2012 benim için koca bir rüyaydı, 2013'ün aşacağı çıtayı çılgınca yükselten.
Umarım şu an tüketmekte olduğum fındık ezmesi - çikolata karışımı kadar tatlı bir sene olur hepimiz için.

Sevgiler,
Pipe Dreams

14.6.12

Where My Heart Is

Külahtaki dondurmalarımızdan beter eridiğimiz şu günlerde, her şey ayrı bir güzel.
Evet sürekli olarak sıcaktan şikayet eder haldeyim, evet huysuzum; ama gerçekten güzel günler geçirdim.

Nefis müzikler dinledim.
Nefis insanlarla bir aradaydım.
Öyle nefislerdi ki; yaptığım için beni en çok utandırabilecek hatalara karşı bana içtenlikle gülümseme gücü verebildiler.
Şimdi hepsine teker teker sımsıkı sarılasım var.

Ve tabii Dream.
Popo popoya yaşadık neredeyse, nasıl benden sıkılmıyor anlamıyorum :)

***

Bugün yaz programımın sorunsuz geçmesi için gereken son hamleyi de yapmış bulunuyorum.
Pasaportuma yeni bir vize basılıyor ve ben o vizeyle "yukarı yukarı ve uzağa"* gideceğim.
İniş yapacağım toprak parçasında benim gibi bir avuç insanla müzik yapacağım.
Gezeceğim, daha fazla müzik yapacağım, müzik dinleyeceğim, daha da fazla müzik yapacağım.

Daha kısa bir gelecekte de (yarın) aynı aktiviteleri gerçekleştireceğim: sevdiğim insanlarla, sevdiğim müziği paylaşmak.

Canımı sıkacak bir şeyler hep var, yok değil. Doğruya doğru, bir göbek dolusu sinirbozucu şey var hayatımda. Diyorum ya, huysuzum huysuz.
Ama son zamanlarda hayatımı bir köy yoluna benzetiyorum.
Arada sallanıyoruz, ve kayaları teğet geçiyoruz; ama gidiyoruz. Yolun kenarında kocaman ayçiçeği tarlaları uzanıyor ve camı biraz açıp derin bir nefes alınca, her şeyin yolunda olduğunu hatırlıyorum.
Yalnızca bu yazdan, ya da gelecek yıldan bahsetmiyorum. Bunların hepsi bu dolambaçlı yolun farklı etapları sadece. Ve bana gittiğim yere yaklaştığımı gösteren dev tabelalar...

Gittiğim yer ise ait olduğum, ve çok uzun süredir hasretini çektiğim bir yer.

Ve ne kadar huysuz olursam olayım,
çılgınca heyecanlandığımı ne sizden ne de kendimden saklayacağım!
Evet, evet, fazlasıyla heyecanlıyım.
:)

26.3.12

Sizinle ilgisi yok

Kararlar veriliyor. Kararlar veriyorum.
Düşünüyorum, bol bol düşünüyorum. Düşünceler de kalıyorum.
Bazı bazı eyleme geçiriyorum bu düşünceleri. Bazı bazı kendimi kendi halime bırakıyorum.
Gülüyorum, tutamıyorum kendimi, yerli yersiz gülüyorum. İnsanların anlayışına sığınmaya çalışıyorum.
Yanlış anlaşılmak istemiyorum, "sizinle ilgisi yok" diyesim geliyor, "sadece mutluyum, uzun süredir ilk defa mutluyum ve bu mutluluğu ne yapayım bilemiyorum".

Bir fırtınanın ortasında gibiydim uzun süredir, kazaklarıma, yorganlarıma sinmiş, olduğum yerde çakılı kalmıştım. İçim dışım kadar kararmıştı, dışım içim kadar çökmüş.
Sonra ben anlamadan o fırtına bir melteme dönüştü ve ayaklarımı yerden kestiği gibi beni kendisiyle alıp götürdü. Son birkaç haftadır yaptığım yolculuğu ayaklarım yere değmeden yapıyorum.
Yani inanın sizinle ilgisi yok, sadece çok umutluyum.

Planladığımız şeylerin asla planladığımız düzende gitmediğini hep biliyordum.
Ama sıradan bir insan olmanın verdiği o safça umutla, öyle olmadığına inanıyordum şimdiye dek.
Yeni yeni kabul ediyorum hayatın, çizgili defter sayfalarına yapılan listeler gibi sıra sıra ilerleyemeyeceğini.
Ama şansıma, "olsun, böylesi daha güzel" diyebileceğim günler geçiriyorum.
Beklenmeyen şeylerin bir talihsizlikten çok, sıradışı sürprizler olarak karşıma çıktığı günler.

Bunu bana yapan şey her ne ya da kim ise, ona sımsıkı sarılasım geliyor. İçimden sarılıyorum da...

18.12.11

Happy As Default

To change.
For a while now, I've been thinking about this.
Wondering, how it would have been, if God, though I have no belief in him lately, had asked me to help him create me. How it would have been to have a say on who I was going to be.

Most of the time, I have a clear vision of what should be, and should not be. A twisted, subjective, painful vision. There are things I hate to be, yet I am, and I cannot help it. I am who I am. My hormones, my experiences, my subconcious desires, everything that makes me, me, has taken over.
My mind, thinks, all by itself, somewhere up there.
My heart, beats, all by itself, somewhere in there.
I know them, I hear them, they hear me, yet we are helpless, against all of that's going on.
Sometimes, I love being me. Because I know me, I learned to be me, I had all this time to make a better me, and I would not be as good with anybody elses mind and body. I would despise a foreing heart. I would rather die.
But sometimes, and it's those times, being me is so hard. It's inexplicable. And it's my fault. My problem. My twisted, subjective, painful vision, that makes me think I know what should be and should not be.
I don't know shit, yet it makes me feel like I do. It messes up my mind, crushes my heart.

And if I were there, with Him, I would not let Him do this to me.
I would make me, as somebody I would want to be.
Someone who can let go of things.
Someone who knows what she is doing.
Someone happy, as default.



M, I wish you could have been me, for a day, and see how amazing you were.

23.8.11

Home (Where your heart is)

Gidiyoruz
ama nereye
bazen ben de bilmiyorum.
"Home is where your heart is" der Kimya Dawson
-aslında tabi bu genel bir deyiş, sadece o söylemiyor bunu ama konu bu değil-
ve şimdilerde bu bana çok doğru geliyor.
Hareketsizlikten son derece keyif alan birisi olarak, gitmeye öyle meraklıyım ki, gezmek öyle iyi geliyor ki bana...
Ve sanki her yer evim, her yer bir başka güzel, her yeni gittiğim yerde 'burda yaşarım..' diyorum.
Odamın yeşil duvarlarını hiç bir duvara değişmem doğru;
ama hava alanlarının uyduruk ve pahalı kahveleri,
bilinmeyen şehirlerin asfaltında iki yana bakarkenki kararsızlık...
Sonra bir otel odası. Küçük, hep küçük; temiz, en azından çoğu zaman; hiç açmadığım bavullarım.

Belki seyahatleri bu kadar sevmemin sebebi, sahip olduğum herşeyi sarılabileceğim büyüklükte bir bavula sıkıştırabiliyor olmak.
O bavuldan ibaret olmak,
Geri kalan herşeyin belirsizliği içinde.

Eskiden evden uzak kalacağım zaman evime, eşyalarıma, oyuncaklarıma veda ederdim.
Döndüğümde, hepsine 'Merhaba' der, yatağıma zıplar, oyuncaklarıma sarılırdım.
Ev, herşeydi sanki.
Hala seyahatlerden önce ve sonra evimle konuşurum.
Ama sanki artık bu vedalar ve merhabalar eskisi kadar hüzünlü değil.
Sanki artık ev, benmişim gibi.
İçinde olduğum bu dört duvar, bu yeşil duvarlı oda, yatağım, eşyalarım da; eski dostlar gibi.
Nerede olursam olayım, seveceğim, merak edeceğim dostlar gibi. Hani kırk yılın başı ararsın, ama yine aynı tadı alırsın o eski muhabbetlerden, sanki araya hiç zaman girmemiş gibi.
Nereye gidersem gideyim, bu eve döndüğümde, hiç gitmemişim gibi...

Ama şimdi, o 'herşey' duygusu, zaten benimle, gittiğim her yerde.
Ve o yüzden eskisi gibi kayıp hissetmiyorum kendimi bu duvarlardan uzaklaştığımda.
Ev ben nerdeysem orda sanki.
Tanıştığım insanlar, ettiğim sohbetler, söylenilen şarkılar; ev bunların içindeymiş gibi.
Ve ben hep evimdeymişim gibi.
Ve ben nerede olursam olayım, evde olacağımı bildiğim için, hep gitmek istiyorum, olabildiğince uzağa; daha çok görmek, daha çok konuşmak, daha çok tanışmak, daha çok şarkı söylemek için.
Nasıl olsa ben döndüğümde, bu ev burada olacak, ve hiç gitmemişim gibi olacağı için.
Nasıl olsa ben hep evimde olduğum için.

3.10.10

"Home, home, where I wanted to go"

Benim evim odamdır.
Salonda babam ve annemle otururken, "ben evime gidiyorum" deyip kalkarım ve odama giderim.
Böyle bir şey işte.

19.7.10

Evimdeyim!

Sonunda!

Tatili, Assos'un havasını, kumsala üç adım uzaklıkta olmayı seviyorum.
Kafamı kaldırmadan kitap okumayı, her akşam taze nefis balıklar yemeyi, her sabah dondurmaları mideye indirmeyi seviyorum.
Bir grup deli insanla olmayı seviyorum.
Birkaç aklı başı insanın bana bu delilikte eşlik etmelerini seviyorum.
Her gece şezlonga uzanıp önce dalgaları sonra en sevdiğim şarkıları dinleyerek gökyünü seyremeyi, kayan yıldızları takip etmeyi; ve nasıl yıldızları yakalayabileceğimi Papates'le planlamayı seviyorum.


Tabii ki seviyorum!


Ama inanın evimi, bu dört duvar arasında yarattığım dünyayı da çok seviyorum.
Ve doğrusunu söylemek gerekirse:
Çimen yeşili duvarlarımı, yumuşacık halımı, okuduğum-okuyacağım kitaplarla ve dinlediğim-dinleyeceğim albümlerle dolu kütüphanemi kokumun sindiği, bildiğim en rahat yer olan yatağımı çok özlemişim.

Evimdeyim!

"There is a house built out of stone
Wooden floors, walls and window sills
Tables and chairs worn by all of the dust
This is a place where I don't feel alone
This is a place where i feel at home"

- The Cinematic Orchestra

27.4.10

Biletlerim geldi!

Eric Clapton & Steve Winwood ve The Cinematic Orchestra biletlerim geldi!
Şu an öyle mutluyum ki.
"Lyla!" diye bağıracağıma ve bu blog'un ruhunu yaratan şarkıyı canlı dinleyeceğime inanamıyorum...
İstesem olmazmış gibi geliyor...

Sırada U2 (ve Snow Patrol) bileti var, Haziran'da o da ellerimde olucak!

31.12.09

To Build a Home

Merhaba,

Kendimi ne zaman burada bulacağımı merak ediyordum, meğersem bugünmüş...
Sonunda kaçabileceğim, düşünebileceğim ve kafama estikçe saçmalayabileceğim bir yer.
Biraz kahve kokan, içinden sıcacık melodiler taşan bir blog..
Biraz "ben" olacağı kesin, ama umudum biraz da "siz" olması...

"This is a place where I don't feel alone,
This is a place where I call home.."

Blog'un başlığına gelince:
Söz aslında: "And now it's time to leave and turn to dust"
"To Build a Home" - The Cinematic Orchestra'ya ait.
Muhtemelen daha çok duyacaksınız sözlerinden alıntıları, çünkü her dinlediğimde biraz daha kayboluyorum sözlerinde.
Eğer müziği çoktan beni alıp götürmemişse tabii...

Çünkü o çok nadir bulunan, mükemmel şarkılardan bir tanesi..
Kalp atışlarınız piyanoya teslim olurken, solistin sesi kulaklarınızdan içeri doluyor ve ruhunuza işliyor.. Tüm bunlar sizi yavaşça bir bulutun üzerine çıkarırken, hiç fark ettirmeden işin içine yaylılar giriyor.. Solistin sesi yavaşça güçleniyor ve müzik yükselirken; uzun süredir sakladığınız bütün duygular kalbinizden, ruhunuzdan taşıyor...
...Ve tekrar o sakin melodi... Yanınızda. Saçlarınızı okşuyor...
"Hepsi geçti..
Hepsi geçti..."

***

"Before it's time to leave and turn to dust.."

Küçüklüğümden kalan şeker kokulu anıların yanında, kendi hakkımda çok iyi hatırladığım bir şey varsa ölümden korkuyor olmamdı. Ufacık bir çocukken ölümün ne olduğunu bile bildiğimi sanmıyorum; sanırım sadece yok olup gitmek istemiyordum.

Hala da istemiyorum.
Ama fazla bir seçeneğimiz de yok zaten...