Sayfalar

finaller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
finaller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.6.12

Finaller mi?

Böylesine sakin geçen bir final dönemi hiç yaşamamış idim.
OH BE.

9.6.11

303 ya da öyle bir şey

Bitmiyor bitmiyor dediğim finaller de bitti.
Ne oldu hiç bilmiyorum.

Şimdi sırada yaz maratonu var.
Her fırsatta uyumaya, kitap okumaya, müzik dinlemeye hazırım.
Pişkinlik, beni bekle.

Odamın dağınıklığı ruh halimi yansıtıyor olabilir mi acaba?
Zaten ben asla düzenli bir insan olamadım.

5.6.11

Final Haftası (yine)

Ben hakikaten kaldıramıyorum şu final haftalarını.
Fazla stresli.
Anlamadığım derslerden sınanmak hoşuma gitmiyor benim.

Hem kimin umrunda z'nin mutlak kuvvetinin bilmemnesi...
Bana daha insani şeylerle gelinmesini talep ediyorum.
Bir finalde de şöyle bir araya gelip memleket meseleleri tartışsak ya.

Şaka bir yana,
Finaller gelir güldür güldür
Gel de yaz beni güldür...

22.1.11

"Freedom is mine!"

"And I know how I feel
It's a new dawn
It's a new day
It's a new life
For me..

And I'm feeling good!!"

-Nina Simone

finaller bitti de...

10.6.10

Shuffle #5

"Got to ask yourself the question,
Where are you now?"

Hayalkırıklığı.
Bir kez daha.
Ben bir drama kraliçesi değilim.
Gerçekten.
Ama son zamanlarda gerçekten hiçbir şey yolunda değil.
Hem de hiç.
Biraz bile.
Tamam belki birkaçı.
Ama şu çok üzücü şeyler olduğunda herşeyin kötü olduğunu düşünen insanlar vardır ya,
Ben onlardanım.
Sonumu göremiyorum,
Olduğum yer de oldukça karanlık zaten...
Yoksa drama kraliçesi olmak böyle bir şey mi?
Neyse ne.
Sadece,
Çok
Ama çok yorgunum.
Çok.
Üzgün.
Ne kötü.

Shuffle'ım bile beni azarlıyor artık.
Kendi kendime kalıyorum git gide.
Ne kötü.
Ne kötü...

"Where are you now?"
- James Blunt

7.6.10

Bir süre sonra

Blogumu yine öksüz bıraktım.
Ders çalışırım, notlarımı yükseltirim falan diye kendimce vakit ayırmıyorum ama ne ders çalıştım ne de not yükseldim. İşin doğrusu bu.
Bir diğer sebepse kafamdaki şeyleri bir araya getiremiyor oluşum tabii.
Şimdi bile kafamın içinde dönen bir hortumdan çekip çıkardığım kelimeleri yan yana diziyormuşum gibi bir durum söz konusu.

Şu arada başıma neler geldi, neler fark edip neler öğrendim.
Anlatmakla bitmeyecek gibi.

The Cinematic Orchestra'nın büyülü konserinin özetini geçeceğim hala aklımda, unutmadım.
Eric Clapton konserinden önce fırsat bulup yazmak, iki büyüyü bir birine karıştırmamak istiyorum.

Geçen haftanın başından beri bir gurgunluk, bir boşluk içindeyim.
Beynim yaz sıcağıyla süblimleşmiş ve toz bulutu olup kulaklarımdan kaçmış gibi hissediyorum.
E tabi düşünceler de yerini bulamayıp biraz dolanıp gidiyorlar kafamın içinden.

Böyle garip haller içindeyim kısacası.

Her şey geçer gibi geliyor şimdilik.
Atlatmam gereken sınavlar, ulaşmam gereken hedefler, yapmam gereken işler, gitmem gereken yerler, düşünmem gereken düşünceler var.
Kurmam gereken hayaller de tabii :)

Şu bir kaç haftanın bana kattığı bir şey varsa, o da Jason'ın dostluğu oldu.
Sonunda gerçekten dostum olduğunu bilmek çok güzel bir his.
Sonunda bu evde yanlız değilim.

Filozoflar için üzülmeye bile başladım...
Hayat oturup üzerine düşünmek için fazla karışık ve kısa.
İnsan gördüğü ve hissettiği şeyleri o an ve zamanda yaşamazsa, yazık oluyor.
Sonra üstüne düşünmüşsün, anlamlar çıkarıp edebiyatını yapmışsın; inanın anlamı kalmıyor.
Orada, o an.
Hepsi bu!
Parlayan, sönen ve kaybolan bir kıvılcım gibi:
Ateşten küçük bir parça, karanlıkta yok olan....

10.1.10

It's the seven day mile..

Bugün deli gibi finallere çalışmalıydım.
Aslına bakarsanız öyle de yaptım.
Türkçe, fizik ve az da olsa non-fiction çalıştım.
Bünye alışık olmadığı için reddetti, bir ara boğuluyorum sandım..

Ama akşam yemeğimi yemek için tepsimi hazırlayıp salona gittiğimde tamamen aklımdan çıkmış olan bir şey beni bekliyordu: House'un 6. sezonunun ilk bölümü.
Bunu okuyan arkadaşlarım benden nefret ediyorlar ve muhtemelen yarın bana çok kızacaklar ama evet gerçekten önemliydi. Kendimi arada kalkmak için içimden ikna etmeye çalıştığımı söylesem biraz yararı olur mu? Olmaz değil mi?
Peki bölümün 1 buçuk saat olmasına ne demeli?
Biliyorum, bana kızdınız. Biliyorum, Türkçe finalinden düşük not alırsam mızmızlanmaya hakkım yok...
Ama ne kadar mutlu olduğumu anlatmam pek mümkün değil sanırım.
Sonuçta gerçek olmayan bir hikayenin küçük bir parçasını izleyip kendimi bütün bu günün baskısından kurtardığıma inanmak kolay olmayacaktır onlar için...
İnsanları, hikayeleri öylesine seviyorum ki.
Ve Gregory House'un hikayesi gerçekten olağanüstü bir insanın ürünü olmalı...

Şimdi bir kaç fizik sorusu çözüp Türkçe notlarımı tekrar edeceğim.
Oralarda bir yerlerde finaller yüzünden karnı ağrıyan birileri varsa, her şey güzel olacak bunu bilsin.

Bölümün soundtrack'inden küçük bir alıntı yapmadan edemeyeceğim
-Bu arada insanın çok beğendiği bir filmde çok beğendiği bir müziğin çalması ve onu tanıyıp kendi kendine mırıldanması kadar güzel bir duygu daha var mı? İnanın şu an aklıma gelmiyor!-

"Well this might take a while to figure out
So don't you rush it
And hold your head up high right through the doubt, now
'Cause it's just a matter of time
You've been running so fast
It's the seven day mile
Has you torn in-between here and running away"
-The Frames

5.1.10

Birtanedir...

Bunalmak; ama gerçekten bunalmak.
Birkaç kağıt daha, bir kaç daha sayı üzerine bastığım, artılar, eksiler, kökler, bulmacalar, gereksiz sorular, kendini tekrar eden sorular, ekrandaki sorular, yazılması gereken kompozisyonlar, yapılması gerekenler, yapılması gerekenler, yapılması...
Bunalmak; ama gerçekten bunalmak. Sıkılmak. Küçülmek. Havada uçan bir nokta haline gelmek. Mikroskobik bir partiküle dönüşmek.

Ta ki Noel Baba göbekli adam kapımı çalıp suratındaki hınzır çocuk gülümsemesiyle yanıma gelene kadar.
Mis gibi de traş losyonu kokuyor, ama ben burnum tıkalı olduğu için kokuyu ancak yanağını benim yanağıma bastırdığında fark alıyorum.
Sırf ben "ne bu sakalın hali?" dedim diye kalkmış traş olmuş, bana yanağını uzatıyor...

Birtanedir benim babam.