Bazen Beatles dinlerken, asla bir Beatles konserine gidemeyeceğimi hatırladıkça gerçekten çok üzülüyorum.
Oysaki en ön sırada olmak için bir gün öncesinden konser kapısında kamp yapar,
En önce geçtiğimde de bağıra çağıra şarkıların hepsini söylerdim...
Biraz her şey, biraz hiç bir şey... Mutlaka bir yerlerde bir kahve kokusu, sakin bir melodinin tatlı duygusu...
12.4.10
8.4.10
Answering Machine #2
"(silence) ...I know you're there... Just pick it up, will you? I just want to say I'm sorry. You know..I really am. I know I shouldn't say those things and I shouldn't shout at you like that, but sometimes... Sometimes you really cross the line and you... You don't listen. Almost never. You--you drive me crazy, okay? You just--really..Ah! Just pick it up! Pick the damn thing up and talk to me. Say something, anything!.. (silence) Or don't... I don't know."
6.4.10
Çifte Kavrulmuş Eti Bisküvileri!
Çifte kavrulmuş eti bisküvilerini,
İngiltere'den aldığım The Beatles bardağımı,
bu bardaktan buharı tüte tüte içtiğim fındıklı kahvemi,
annemin hiç utanmadan elime tutuşturduğu tane bitter çikolataları,
flickr'da yeni kelimeler deneyerek resimler aramayı,
o küçük yeşil saatin tiklerini ve taklarını,
çoğunlukla o tikleri ve takları bastıran güzel müziklerimi,
sıkıldığımda kaçabildiğim bir blogum oluşunu
çok seviyorum.
Ben buradayken,
gözlerim ekrana hipnotize bir halde bakmakta ve ellerim klavyenin üzerinde hantal hantal gezmekteyen,
dünya gerçekten benim etrafımda dönüyor.
Hatta inanır mısınız?
Bazen dönmeyi bırakıyor bile...
İngiltere'den aldığım The Beatles bardağımı,
bu bardaktan buharı tüte tüte içtiğim fındıklı kahvemi,
annemin hiç utanmadan elime tutuşturduğu tane bitter çikolataları,
flickr'da yeni kelimeler deneyerek resimler aramayı,
o küçük yeşil saatin tiklerini ve taklarını,
çoğunlukla o tikleri ve takları bastıran güzel müziklerimi,
sıkıldığımda kaçabildiğim bir blogum oluşunu
çok seviyorum.
Ben buradayken,
gözlerim ekrana hipnotize bir halde bakmakta ve ellerim klavyenin üzerinde hantal hantal gezmekteyen,
dünya gerçekten benim etrafımda dönüyor.
Hatta inanır mısınız?
Bazen dönmeyi bırakıyor bile...
4.4.10
Çuval
pipedreams: Jason?
Jason: efendim?
p: kendimize birer çuval alsak ve onların içine girsek ve görünmez olsak?
J: ...
p: çünkü eğer çuval giyersek ben seni göremem, sen de beni göremezsin. görünmez oluruz...
J: haklısın aslında :)
Jason: efendim?
p: kendimize birer çuval alsak ve onların içine girsek ve görünmez olsak?
J: ...
p: çünkü eğer çuval giyersek ben seni göremem, sen de beni göremezsin. görünmez oluruz...
J: haklısın aslında :)
3.4.10
Answering Machine #1
"Hey mom, it's Ty. I missed you guys. How's dad doing? Is he still working on that old truck? He has to get a rest, that old Caddy is long gone. Say hey to Mel, and tell her I'll bring back her DVDs the next time I'm home. Oh and.. Mom... I fell in love. He's tall and brunette and has the prettiest smile. He loves Douglas Adams and plays the alto sax. And he loves me. And, uhm... That's pretty much it, really. I'll call again on Saturday. Take care and give dad a huge kiss. Love you!"
Çocuktuk
İlkokulu o kadar çok özlüyorum ki. Şu "bizim sınıf" duygusunun tavan yaptığı, topu topu iki şube olan dönemimizde yaptığımız kavgaları. Sınıfın her üyesinin kendine ait gariplikleriyle her şeyin bir birini tamamladığı o günleri. Herkesin doğum günününe herkesin gitmesini. Yüz boyatmak için sıraya girişlerimizi. Oğlanların toplaşıp bilgisayar oynamaya çalışmalarını, kızların bir köşede toplanıp evcilik oynamasını. Sonra bir araya gelip o küçük salonlarda yerden yüksek oynamayı. Ya da saklambaç, nasıl da saklanacak yerler bulurduk. Aynı yere saklanan kişileri kıkır kıkır gülerken sobelerdik. Biraz daha büyüyünce iki üç akor öğrenip müzik yaptığımızı sanmıştık. Şarkılar yazmıştık. Doğum günlerinde tuvaletlere gitarla girip, şarkılar çalmıştık... Herkes herkesten hoşlanmıştı birkaç sene içerisinde. "Seni seviyorum" demek ne kolaydı, geri almak istiyorsak "deermişim" derdik o şımarık ses tonuyla. Herkes ağlamıştı. Ağlamaktan hiç korkmazdık, çünkü salonlar zaten çok küçüktü ve saklambaç oynamadığımız sürece herkesi herkes görebilirdi. Bütün ilklerimizi el ele tutuşarak yaşardık. Gün bitmesin, evlere dönmeyelim diye annelerin yanına yaklaşılmazdı. Ev telefonlarından arardık bir birimizi, saatlerce konuşmayı bilmezdik. Korku hikayeleri anlatırdık, kendimizce birilerini korkutmak için. Sonra hep beraber korkardık. Küserdik, barışırdık, küserdik, barışırdık, küserdik... Özür dilerdik. Alınırdık; ama barışırdık. Gülerdik. Hep. Eninde sonunda. Gülerdik. Eğlenirdik. Yaptığımız her şeyle eğlenirdik. Şişe çevirmece oynardık, cevaplarını bildiğimiz sorular için. Birbirimize isimler takardık, en acımasızı "turuncu dev" falan olurdu. Gün hep en güzel yerinde biterdi. Her zaman en güzel yerinde...
Hayat bizden oluşuyordu.
Küçük bir sınıftan.
Mahalledeki futbol takımından.
Evcilik oyunlarından, saklambaçtan...
Kimse hiç bir şeyi "ima" etmezdi. Kafamızda ne varsa söylerdik. Hiç, hiç çekinmezdik. Bir birimizi kırmaktan da pek korktuğumuz söylenemezdi. Çünkü özür dilerdik.
Küçücüktük; ve dünya kocamandı.
Ama bize aitti.
Her şey, bize ait.
El ele tutuşurduk, biz.
Herşeyden ve herkesten güçlüydük, biz.
Sadece bunu çok özledim.
Biz.
"Back in the kingdom, we were kings and queens and
Oh, so strong
That God himself could not contain us"
-Josiah Leming
Hayat bizden oluşuyordu.
Küçük bir sınıftan.
Mahalledeki futbol takımından.
Evcilik oyunlarından, saklambaçtan...
Kimse hiç bir şeyi "ima" etmezdi. Kafamızda ne varsa söylerdik. Hiç, hiç çekinmezdik. Bir birimizi kırmaktan da pek korktuğumuz söylenemezdi. Çünkü özür dilerdik.
Küçücüktük; ve dünya kocamandı.
Ama bize aitti.
Her şey, bize ait.
El ele tutuşurduk, biz.
Herşeyden ve herkesten güçlüydük, biz.
Sadece bunu çok özledim.
Biz.
"Back in the kingdom, we were kings and queens and
Oh, so strong
That God himself could not contain us"
-Josiah Leming
1.4.10
Escaping on the Run
flickr.com
"Though you might hear laughin', spinnin' swingin' madly across the sun
It's not aimed at anyone, it's just escapin' on the run"
-Bob Dylan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)