Sayfalar

17.1.12

The Good, The Bad and The Pipedreamer

İyiliğin ne olduğu ve iyi olmanın ne kadar kolay ama bir o kadar zor olduğu konusunda devasa, karanlık bir boşluğun içinde kaybolmuşken; kitap okumaya ayırabildiğim kısacık zamanlardan birinde bir başka karanlığın içindeki kurgusal bir adamın sözlerini okuyorum:

"...only the good doubt their own goodnes, which is what makes them good in the first place. The bad know they are good but the good know nothing. They spend their lives forgiving others, but they can't forgive themselves."
(Man in the Dark - Paul Auster)


Yarı gerçek ve yarı kurgusal sürdürmekte olduğum bu yaşantıda ne kadar iyi ne kadar kötü olduğum konusunda hala bir karara varamıyorum. Eskiden daha iyi bir insan olduğumu biliyorum sadece. Bir de, kötü olmamaya çalıştığımı. Ne kadar başarılı olduğumu bilmiyorum örneğin. Çoğu zamansa "iyi olmak" dünyanın en kolay işiymiş gibi geliyor. İnsanları mutlu etmek, gülümsemek, nasılsın? demek...
Kahve almak için girdiğin bir kuyrukta, görevli yanlışlıkla senin siparişini almaya çalıştığında, önündeki müşteriye "siz buyrun" demek.
Kalabalık bir restoranda oturacak sandalye arayan birisine yanındaki boş sandalyeyi vermek.
Ya da ne bileyim.
İhtiyacı olduğunu bildiğin birisine sıkıca sarılmak.
Ne kadar zor olabilir ki?
Tek sorun herkesin aynı anda iyi olamaması sanırsam. Ve insanların iyi olmak için, bir başkasının ona iyilik yapmasını beklemesi. Hem zaten, karşılığını beklediğinde, iyilik bunun neresinde oluyor onu da bilmiyorum.

Gerçi ben nerden bilebilirim ki, diye düşünmeden de edemiyorum. Öyle ya, yarı gerçek yarı kurgusal bir yaşantı benimkisi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder